Üst Reklam

Prenses Süreyya

Gül Gülasem Ateş

Gül Gülasem Ateş

Prenses Süreyya

  • 31 Mayıs 2020, Pazar 21:42

                                         Prenses Süreyya …


Persepolis yani İran’ı yakıp kavuran hüzünlü bir Sevdalinkanın notalarına   yelken açmağa, sis perdelerini  aralamaya Ne dersiniz !?
         Şafak ha ağırdı ha ağıracak. Kuşlar aşiyanlardan seyrüsefer ederken koruluklara, adını İran mitolojik kahramanı İsfendiyardan alan şehrin köklü Bahtiyari ailesi için sıradan bir gün değildir. Heyecanlı bir bekleyiş  sonrasında ailelerine yeni bir can katılır. Anne baba dünya tatlısı,  kırmızı yanaklı,  zümrüt yeşili gözlü bebeğe "Yedi Yıldız" anlamına gelen SORAYA - SÜREYYA ismini verirler. Süreyya’nın  babası İran'ın köklü ailelerinden geliyor , annesi Çarlık Rusyası’nda yaşayıp muazzam servet sahibi olan Alman kökenli bir ailenin ortanca kızı.


Varlık içinde dünyaya gözlerini açar Süreyya . 


Yıllar su gibi akıp giderken dünya insanları, adı II. Dünya Savaşı olan 
büyük bir yıkıma şahit oldular. Tüm gezegen adeta yerle bir olmuş olsada bu yıkımı hissetmeyen küçük bir azınlıktır, 
Süreyya ve ailesi…
İran sosyetesinden  bir gurup gençle birlikte İsviçre’nin Askona kentine tatile çıkar Bahtiyari ailesi .
15 yaşında bir kelebek gibi ele avuca sığmayan Süreyya tatilde durup dururken babasına artist olmak istediğini söyler. Daha önceleri Bahtiyari sülalesinden hiç kimse böylesi marjinal bir çıkışla karşılaşmamıştır. Bu cesaret el-bebek , gül- bebek büyütülen Süreyya’nın şımarıklıklarından sadece birisidir.


Babasının cevap vermesine fırsat vermeden “Aristokrat ailelerden gelen bir sürü insan bugün filmlerde oynuyor” diyerek cümlesini tamamlar. 


Kocaman fal taşı gözlerle kızına baka kalır baba. Yutkunur , kendisini toparlayarak “sevgili kızım “ der “ Şerefli, Persepolis- İran tarihinde bunun bir örneği yok  ve olmayacaktır “diyerek konuşmaya nokta koyar. Ve bu konu  bir daha açılmaz. 
Süreyya İranlı yaşıtlarının aksine isviçre ve İngiltere’de yatılı okullarda okuyarak büyümüş 3 lisanı  (Almanca, Fransızca, İngilizce) ana dili gibi konuşan popüler bir genç kız.


     Yıllar su gibi akıp giderken bir baloda Şah Muhammed Pehlevi'nin kız kardeşi prenses Şems , Zümrüt gözlü Kızı çok beğenir.Süreyya'nın halası ile olan dostluklarından güç alarak,  abisi Şah Pehleviye Süreyya’nın fotoğrafını yollar. Onsekiz yaşının baharında zümrüt yeşili gözler,  şahı  efsunlamış aşk ateşine düşürmüştür.
Vakit kaybedilmeden genç kız saraya davet edilir. 
Bu daveti işittiğinde Süreyya adeta lâl olmuş, heyecandan dizlerinin bağı çözülmüştür. O sırada  tatilde olan anneye apar topar haber yollanır. 


  Evet bu saray davetinin anlamı çok açıktır. Şah  Pehlevi Süreyya ile evlenmek istiyordur. Her genç kızın rüyasını süsleyen bir teklifle karşı karşıya kalan Süreyya'ya annesi iyice düşünmesi gerektiğini söylediğinde Süreyya "Şah'ı tanımıyorum ama bildiğim kadarıyla sportmen , yakışıklı , kültürlü. Üstüne üstlük bu ülkenin Şah’ı. Evlenmemem için hiç bir geçerli sebeb bulamıyorum anneciğim “ der ve Süreyya  ilk görüşte Şah'a aşık olur. Hemen nişan merasimi yapılır. 


  (Aslında bu evlilik Şah Rıza'nın ilk evliliği değildir.Henüz şah olmayan genç veliaht Muhammed Rıza Pehlevî , Ortadoğu’da Mısır Ve İran’ı daha da güçlü 
yapacak, her iki ülkenin menfaatlerininin korunacağı  bir evliliğe Prenses Fevziye ile imza atmışlardır.
Prenses Fevziyeden bir kız evladı dünyaya gelmiş ama soyağacının devam etmesi için gelenekçi rejim veliaht bir prens istemektedir. Bu gerçekleşmeyince şahın prenses Fevziyeden ayrıldığı söylenir.)
Artık Süreyya’nın muradına ermesine sayılı günler kalmıştır. Gelinlik Christian Dior’a yaptırılır. Kumaşı lame, 900 bin altın pul, 6 bin elmas ile döşelidir. Gelinliğin kuyruğu bile 10, toplam ağırlığı ise 25 kg.dır.
Süreyya , bu kadar ağır giysiyi o nazenin vücuduyla taşımakta oldukça zorlandıysa da  tüm genç kızların hayallerini süsleyen rüya gibi bir törenle dünya evine girer. 


  Süreyya - Pehlevi  çifti  İran halkının teveccühüne mazhar olurken dünya basını tarafından da yakından izlenir ve en popüler dergilere kapak olurlar. 1956 yılında resmî bir ziyaret için Türkiye gelirler. Bu ziyaretleri sırasında ,Türk halkı kraliçeyi çok sever. Zümrüt gözlü  Soraya'yı "Süreyya" olarak adlandırarak, o günlerde doğan kız çocuklarının çoğuna "Süreyya "ismi verilir.

 
   Sevgileri doruktadır ama sosyal görevler ve yurtdışı gezileri dışında kalan hayatları  özelliklede  Şah Rıza Pehlevinin yakınları tarafından didik didik edilmektedir. Süreyya , hala Şahın soyunu sürdürecek bir evlat hatta erkek bir evlat dünyaya getirememiştir.( Aynı baskı Şah’ın ilk evliliğinde de uygulanmış,  Prenses Feyziyenin  bir erkek evladı olmadığı için gözünün yaşına bakılmaksızın yuvası yıkılmıştır.)
Avrupa’nın en ünlü doktorlarına görünmesine rağmen derdine bir çare bulamayan Prenses Süreyya’nın çocuğunun olamayacağı haberi tüm ülkeye yayılır. Halbuki Prenses Süreyya daha çok gençtir. Genç kadına anne olabilmesi için süre tanımayan Şah’ın ailesi içinde, acımasızca cadı kazanları kaynamaya başlar.

Baskılara dayanmakta zorlanan Şah Pehlevi güzel eşine kendisinden ayrılmayı düşünmediğini ama üzerine KUMA getirmek zorunda kalabileceğini  söylediğinde, çılgına döner  Süreyya. Gözyaşları birden sel olup akar.  “ ben bu onur kırıcı teklifi asla kabul edemem, son sözüm budur size “ 
(Üzerine kuma getirilmesi fikrine bile tahammül edemeyen bir kadının, Yıllar sonra evli yönetmen Franco Indovina ile yasak bir beraberlik yaşayarak, bir başka kadına ihanetin acısını tattırması oldukça ironik ..)
      Yaşamayı, eğlenmeyi seven, Tahran’ın hayat dolu en güzel genç kızı gitmiş,
mahsun, yaşama sevincini yitirmiş ,yaşından beklenmeyecek olgunluk sergileyen bir kadın gelmiştir. 

 

     Şah ve Süreyya, her şeye rağmen 1958 yılını İsviçre’de St. Moritz kayak merkezinde Süreyya’nın annesi ile birlikte 
karşılamaya karar verirler.  Güney İran’da yaşanan deprem nedeniyle bu planlarını gerçekleştiremezler ama üzerine gelen karabasanlardan kurtulmak ve  biraz nefes almak için Prenses Süreyya İsviçre’ye annesinin yanına yalnız gider. 
Kızının zümrüt yeşili gözleri sürekli bulutlu , kirpikleri sağanak yağışa yakalanmış gibi
 ıp-ıslak olması anne yüreğinde derin yaralar açılmasına sebep olurken , bir gün dayanamaz “Kızım neyin var” diye sorar biricik evladına anne. Süreyya ise  bu soruyu bekliyormuş gibi hiç tereddüt etmeden “Şah galiba benden boşanmak niyetinde anneciğim ” der ve gözyaşlarını tutamaz hıçkırıklara boğularak ağlar.. 
Hüzün girdabında çırpındıkça dahada derinlere batmaktadır güzel Kadın . 
Günleri günleri kovalar, Şah’tan henüz bir haber gelmemiştir. Ve bir gün telefon acı acı çalar. Heyecanla telefonu açar Süreyya.
Arayan haftalarca göremediği  biricik eşi  Şah Pehlevi’den başkası değildir . Beklenen cevap olsa da   Zümrüt yeşili gözlerin ışığı o anda anda  sönü verir.  Saray otoriterlerinin kararıyla iki sevgili birbirlerinden ayrılmak zorunda kalmışlardır..


 Şah Rıza Pehlevi de yaşanan  bu süreçte ateşe düşmüş pervane gibidir.ama aşkını kalbine sürgün eder sessiz kalır haykıramaz yandığını. Tıpkı bir sufinin yangınını gizlediği gibi. Gerçek aşk  ateştir. Bu sevdaya  bir kere düştüysen  zaten mihnete talipsindir, yanar kavrulursun. Sen yolu seçtiğini sanırsın ama yol seni seçer, sen aşkı seçtiğini zannedersin ama AŞK seni seçer. Aşk dile gelmez,  söze hiç gelmez aşk hal işidir, aşka vuslat için vücudun her zerresi yol olur, yol labirentte kaybolmanın esaretin adıdır,   

Tacını, tahtını, sevdiği adamı kaybeden zümrüt gözlü genç kadın da aşk-ı ateşe düşmüş labirentlerde kaybolmuş, kavurucu  hasret ateşinde bocalamış, her gün göğüs kafesine darbe almış  onun için hayat  bir gecede durmuştur.


     Günler akıp gitmiş, Şah Pehlevinin  ülkesinde sular çoktan durulmuş, hunharca bitirilen evliliğin  sözleşmesi detaylıca  yazılmış , sevdalı  yürekler çoktan unutulmuştur.
 Süreyyanın "Prenses" ünvanını kullanabileceği, Şah'ın kız kardeşleri ile aynı haklara sahip olacağı, diplomatik pasaport kullanabileceği sözleşme de beyan edilir.
Günler sonra  Şah Pehlevi   İran halkına hitaben bir konuşma yaparak, çok sevdiği eşinden ayrılmak zorunda kaldığını açıklar. 
Süreyya artık  Kraliçe değildir. O  yüzünde çocukluk coğrafyasının izlerini taşıyan,  ürkek kuşlar gibi nereye konacağını bilemeyen  "mahzun Prenses" dir ve mahzun Prenses ülkesine bir daha  dönemez.
   Sevdiği adamdan zorla kopartılmış , fıtratında göç yazmayan kuşların göçe zorlanması gibi vatanından uzaklaştırılmış, hayalleri karalar bağlamış, iç dünyası 
allak bullak olmuştur. 


Yıllar su gibi akıp giderken Prenses Süreyya yaşadığı tüm hayal kırıklıklarını elinin tersiyle iterek teselliyi çocukluk sevdası olan sinemada aramaya karar verir .1965 yılında Dino de Laurentiis'in yönettiği "Bir Kadının Üç Yüzü" filminde rol alsada, sinema aşkı yüreğindeki yangını söndüremez. Hazindir ki  dünyanın hayran olduğu Prenses Süreyya , hazan mevsiminin orta yerinde , güz yapraklarının hışırtıları dualarla buluşurken, 69 yaşında Paris'te yapayalnız  kalmış gurbet kuşları misali hayata gözlerini yumar.

Yorum Yazın
CAPTCHA security code

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Alt Reklam
yukarı çık
UA-129422814-1